• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası

Dini ve İlmi Araştırmalar Merkezi

Ya Rabbi!! Ben Pişmanım.. Yaptığım bütün günahlarımdan.. Keşke yapmasaydım.. İnşaallah bir daha yapmam!!
Fıkhi Konular
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam12
Toplam Ziyaret637
SÖZLÜK

KASİDE-İ NUNİYE

Kasîde-i Nûniye’nin Tercümesi

1-Besmeleden sonra, güzel övgüler; şanı ve sıfatları en yüce, eseri ve mahluku bâtıl olmaktan pak olan Allah Teâlâ’ya mahsustur.
2- Allah Teâlâ’dan rahmetler, Adnan neslinden seçilmiş, dîni mahluka açıklayan Peygamberimiz’in üzerine olsun.
3-(Yine salat ve selam, O yüce Peygamber’den sonra) Bulutlar, cömertliğiyle, çimen ve kırlara yağmur yağdırdığı müddetçe  âline, ashabına ve ardınca gidenlerin üzerine olsun.
4- Su zihnimde mevcud olan itikadlar, bu kulun, inancıdır. İmanla vasıflanan her Müslümana tavsiye ederim.
5-O îtikadi meseleleri, vukuunda şübhe olmayan kıyamet gününe azık olarak hazırladım. Adalet ve ihsan sahibinin yanına emanet olarak bırakıyorum.

6- Ma’bud’umuz Vâcib-ul-Vucûd’dur. Eğer  Vâcib-ul-Vucûd olmasaydı, imkanla kuşatılmış silsilelerin taneleri=birer halkaları kesilmezdi.

 7-Böylece havâdisler, yer ve gökler dahi, bir San’atçı ve Yaratıcı’nın varlığına delildirler, şahiddirler.

 8-(Tabiatçe birbirine zıd olan) Bunca mahlukâtın vukuunun muhalefetten hâli kalması- çünkü tabiatçe muvafakatları yoktur- ikinci bir Hâlık’ın yokluğunu ispatlar.

 9- O’nun Zât-ı Şerîf’i, mümkün ve hâdislere benzemez. Ve nitekim vücûb ve imkanın hükümleri bir değildir.

 10-Allah Teâlâ’nın gayrına muhtac olmaması, O’nın çokluğunu ve adedini nefyeder, engeller. Çünkü içinde cüz bulunan her bir küllün cüzleri birbirine muhtacdır. O ise kül veya cüz değildir, çünkü Vâcib-ul-Vucûd’dur.

 11-O kül, cüz, araz, hâdiselere=oluşlara mahal değildir. Madde değildir.

 12-Binaenaleyh ne maksadla olursa olsun. O’na cevher deme. O’nun yüce ismini dahi tenzih et.

 13-O ilmiyle her şeyi kuşatmıştır. Ehli ma’rifet nezdinde O’nun kuşatması; Kendisi’nin bir şeyle birleşmesi yahud ona girmesi yahud bir şeyin O’na girmesi demek değildir.

  14-O, renklerle, sûretlerle vasıflanmaz, mekanlara sığmaz ve hiçbir şeyle birleşmez. Zaman ve mekan O’nu kuşatamaz.

 15-O Hayy=Diri’dir, birlikte Semi’=İşitici’dir, birlikte Basîr=Görücüdür, birlikte Âlim=Bilici’dir, birlikte Murîd=İrade edici’dir=Dileyici’dir, Kudret Sahibi’dir, lehçesiz=harfsiz ve sessiz Kelam Sahibi’dir.

16-Bundan böyle kadîmlerin çokluğu gerekmez. Çünkü uyanıkların nazarında, sıfatları Zâtı’ndan başkası değildir.

 

17-Ferd ferd birbiri ardınca olsun, toplu olsun, teselsülün olmaması, bize Mutlak Kudret Sahibi’nin sanatındaki maharetini=korumasını ifade etmektedir.

 18-Nitekim gerçek iman sahipleri, Mükemmel Sanatı’nın temiz ve yüceliğini, Müessirin ilmine delil kıldılar.

 19-O Zât’ın ilminin bütün zamanları kuşatması=ilminin maluma tâbi’ olması, ilminin zamana bağlılığını ve hududlanmasını gerektirmez. Çünkü zamandan evvel ilmi vardır.

 20-Hayr ve şerden hiçbir şey O’nun iradesinin dışında değildir. Ancak rızası küfre yoktur.

 21-İradesi, emr veya taleb değildir. Ancak öyle bir sıfattır ki, tercih sebebiyle Kudreti’ni yapmaya veya yapmamaya tahsis eder.

 22-Her cihetle müsavi olan ve hiçbir tarafı diğer tarafından ağır olmayan iki şeyden birinin tercih edilmesi, kelamcıların nezdinde caizdir. Buna misal, susamış bir kimseye aynı seviyede iki bardak suyun uzatılmasıdır. Tereccuhu menfi olan bir işin tercihi mümkündür.

 23-İlim ve İrade sıfatları gibi Allah Teâlâ’nın Tekvîn sıfatı ezelîdir, zamana bağlı değildir. O’na zaman yoktur. Ancak O’nun eseri olan kainat, zaman ve vakittedir.

 24-Bizim sözümüz, nefsî bir sıfattır. Onunla dilsizden, hayvandan farklı oluruz=seçiliriz.

 25-Kur’an, İncil ve Tevrat gibi lafzî kelâmı yaratması ve birçok lügatlerle olması, Allah Teâlâ’ya mahsus olan nefsî kelâmın çokluğunu=adedini gerektirmez.

 26-Nefsî kelam; ilim ve irade de değildir=başkasıdır. Herkes vicdanıyla bunları birbirinden fark eder.

27-Şeriat, kelâmın dalı değildir. Ancak mucizeli Kur’an O’nun isbatına kâfi gelir.

 28-Mü’minlerin Allah Teâlâ’nın Zâtı’nı gözleriyle görmeleri haktır=vâki’dir; ancak görmek, ru’yeti inkar eden körler için değildir.

 29-Kıyamet gününde (Mü’minlere), Kendisi’ne “Huve”’yle işaret edilen Allah’ın Zât-ı Şerîfi görülecektir; görülmesi, cevher yahud araz oluşundan yahud da üzerinde yokluğun geçmesinden değildir.

 30-Cenâb-ı Hakk’ın Zât-ı Şerîfi’nin hakîkati, dünya âlemimizde, insan aklına göre tatsam idrak edilemez. Lâkin Ehli, sünnet, ahirette idrak olunup olunmamasında tereddüd ettiler.

 31- Kulun iradesiyle olsun olmasın, zâhirde insandan meydana gelmesi zannedilen bütün fiillerin yaratıcısı Allah Teâlâ’dır.

 32-Zâhiren ve mecaz olarak, saptırmak şeytana, doğru yola iletilmek yani hidayet peygamberlere isnad edilse dahi, hakîki olarak hidayet edici ve saptırıcı Allah Teâlâ’dır.

 33-Hüsn ve kurb yani bir şeyin akıbette iyiliğini veya çirkinliğini bilmek, şeraitledir, akılla değildir. Lâkin bazı iyilik veya çirkinlikler akılla bilinebilir, deriz.

 34-Kulların cüz’i iradeleri vardır, onların kisbi=kazancıdır. Bundan böyle kullar, itaat veya isyanla vasıflanmış olur. Amma,

 35-Bir şeyi haram veya helal etmekte, aklın müdahalesi aslâ yoktur. Lâkin bazı helal ve haramın illetini bilmek alken mümkündür, diye Eş’arîler isbat ettilerse de Mâturîdî ve fukaha  bunu dahi mümkün görmediler.

 36-Kulunun gücünün dışında hiçbir şeyi Allah Teâlâ kuluna teklif etmez. Bu hüküm dahi, kısır ve aciz aklın hükmü değil, yine şeraitin hükmüdür.

 

37-Kula en yararlıyı yaratması, Allah Teâlâ’ya farz olsaydı, küfür, fakirlik, hastalık, keder gibi şeylerle kullar mübtelâ olmazlardı. Bunlar olduğuna göre, kula en yararlıyı yaratmak,  Allah’a vacib=gerekli değildir.

 38-Rızk da, Allah tarafından hayat sahiblerine  sevk ve havale olunan bir şeydir. Haram ve helal olmak üzere rızk iki kısımdır.

 39-Hiçbir  hayat sahibi ecelinden önce –canavarlar tarafından parçalansa dahi- yok olmaz.

 40-Unsurlar ve gezegenler hepsi yoktan var olmuş hâdistirler. İlmî delillerle hepsinin aslının cevher=madde olduğu meydandadır; o da hâdistir.(Evet iş böyleyken şunu da biliyoruz.)

 41-Yıldızlar, güneş ve sair gezegenlerin itiş ve çekiş kanunu ile, yukarıdakilerinin aşağıdakilerine irtibatları vardır. Lâkin bu bağlanış ve irtibat, fâil olmak cihediyle değildir. Ancak sebeb olarak her biri yörüngesinde dolaşır ve diğerine isnad edilir.

 42-Allah Teâlâ, fazl-ı kereminden, insan cinsinden, üstün ve seçkin peygamberleri hidayetle göndermiştir. Onları, ayet  ve mucizelerle halka tasdik ettirmiştir. Doğru onları, hidayete vesile kılmıştır.

 43-Çünkü beşer kısmı, dînî ve dünyevi  hükümlerde akıllarının elini tutacak bir mütemmine muhtac idiler.

 44-Eğer peygamberler gönderilmemiş olsaydı, ahiret âleminin işi=ibadetler ve kendi nefsini tercih ve düşmanlıktan dolayı da dünyanın nizamı tamamlanmazdı.

 45-Muhammed aleyhissalâtu vesselam, Peygamberimiz’dir, rasullerin en efdalidir. Onun zamanındaki insanlar ve Allah Teâlâ’nın konuşturmuş olduğu cemâdatlar, hayvanlar, Onu tasdik ettiler. Onun bu mucizesini görenler ve işitenler, Onu kabul ettiler. İşte bu, tevâtürle bize ulaştı.

 46-İşlerden ibret alan iki gözlülere Onun nübüvvetten önce ve sonraki hayatı apaçıktır.

 47-Gaybdan birçok haber vermeleri, mesela Hazreti Osman’ın başına gelecek belalardan haber vermesi; hem mesela

 48-AShabla Kisrâ arasında cereyan eden muharebeden ve Kisrâ’nın memleketi fethedildikten sonra, beldelerinin harab olması ve hazinelerinin Allah yolunda infak edilmesinden,

 49-Hem mesela, ashabının denizde iki sefer gaza etmelerinden, birinci seferde Ümmü Haram binti Milhan’ın gâziye olarak vefat etmesinden haber vermesi, O’nun sözlü mucizelerindendir.

 50-51--Ay küresinin yarılması ve mi’râcının sabahında Mekke’ye gelecek kervandan haber vermesi, verdiği habere göre olayın ortaya çıkması, kavlî ve fiilî mucizelerindendir. Aynı zamanda Bedir muharebesinde bir avuç toprak alıp serpmesiyle bunca düşmanların gözlerini görmez hale getirmesi, bir de gözlerini kaybeden İbnu Nu’man adlı sahabenin gözlerini kaybeden Onun fiilî mucizelerindendir. Elhâsıl,

 52-Müslim ve Buhârî’nin ve benzerlerinin bu gibi mucizeleri sahih rivayetlerle bize nakletmeleri, nübüvvetine kâfi delillerdir. Hatta

 53-Hassan şiirleri gibi manevi tevâtürle bize intikal eden müşterek rivayetlerin cümlesi, Onun sıdk=doğruluğuna delâlet etmektedir.

 54-Zihinleri ve akıllarını kullandıkları halde, şu ana kadar Kur’an’ın lafzına mukabil bir tek ayeti getirmekten insanların aciz kalmaları, Onun en büyük mucizesidir.

 55-Onun mi’râcı, uyanıklık halinde ruh ve bedenle beraber vuku bulmuştur. Mi’râc olayı, Kudüs’e kadar ayetle, semâya kadar meşhur hadislerle, “lâ mekan” a kadar âhad haberlerle sabittir.

 56-Mi’râc hakkında, birbirine muarız hadislerin aralarını bulan ulemâ-i Ehli Sünnet, mi’râcın birçok sefer vuku bulduğunu, ancak bir defa da ruh ve bedenle olduğunu söylediler. Bununla muarazayı defettiler.

 

57-O’nun dîni, diğer dinleri neshetmiştir Lâkin Yahudilerin zannettikleri gibi, neshin vukuu, Allah Teâlâ Hazretleri’nin ilminin kifayetsizliğine mebni değildir. Nitekim

 58-Tevrat’ta Mûsâ aleyhisselâm’a, bu neshin vukuu hakkında Allah Teâlâ beyan buyurmuştu. Lâkin Yahudiler, hasedden dolayı onu değiştirdiler, rivayet etmediler.

 59-Nevîler hepsi fısk, yalan ve küfürden, Ehli Sünnetin ittifakıyla berîdirler. Aynı zamanda bütün nebîler ve rasuller,

 60-Kasdî olarak kebâirden ittifaken, seçilmiş kavle göre sehven bile berîdirler. Özellikle teraziyi eksiltmek gibi küçük günahlardan dahi berî olmaları ittifâkîdir.

 61-Enbiyâya isnad edilen isyan hakkındaki açık hükümler, tevil edilmektedir. Mesela denilir ki, ya vahiyden evveldir yahud unutkanlık sebebiyledir.

 62-Allah’ın peygamberlere ikramda bulunması, peygamberlerin meleklere ilim öğretmeleri, nebîlerin meleklere üstün olmalarına delâlet eder.

 63-SElmân-ı Pâk, Ebû Derdâ ve Âsaf’tan hadisler ve ayette naklolunan hükümler, velîlerin kerametlerini isbat eder.

 64-Mesafe olarak iki ay uzaklıkta olan Hazreti Ömer’in Sâriye adlı komutana seslenip dağdan çevirmesi, keramettin ta kendisidir.

 65-Ehli Sünnet kardeşlere göre, nebîlerin velîlerden üstünlüğü açıktır. Bilakis nebîlerin nübüvvet mertebeleri, kendilerinin velâyet mertebelerinden üstündür.

 66-Nebîlerden sonra velîlerin en üstünü, Hazreti Ebû Bekr Sıdd^ık’tır. Çünkü onun muâsır arkadaşları yani ashab ve akranı, O’nun sadakatini itiraf ettiler.

 67-O’ndan sonra hak ve bâtılı birbirinden ayırt eden Ömer-ul-Fâruk Hazretleri en üstündür. Çünkü Peygamber’in yardımında o en  hayrlı yardımcı, dîni izharında  da en önder ve sebebdir.

 

68-Ehli  Sünnet vel’Cemaatten meşayıhımız fetvalarına göre, tereddüdsüz olarak Hazreti Ömer’den sonra en üstün Hazreti Osman’dır.

 69-Ondan sonra, Hazreti Ali en üstündür. O, Peygamber’in en yakın akrabasıdır. Aynı zamanda, O’nun damatlarından, daha fazla pay alandır.

 70-Zamanın müdahalesi olmaksızın başlangıçta var etmek, imkan ve birbirinden ayırt etmek cihediyle haşir=mahlukunu diriltip hesaba çekmek, Kudreti’ne nazaran müsavidir.

 71-Çürüyüp yok olan cesedin aynısını iadesinmin hakkındaki söze ihtiyac olmaksızın ruh ve bedenin haşri şübhesiz olacaktır.

 72-Her ruh sahibinin bedeninin aslî cüzleri vardır. Bir beden başkası tarafından yenmiş olsa bile, yenilen cüzler, yiyenin bedenine aslî cüz olamaz.

 73-Peygamber, gerçek söyleyendir. Herhangi bir mümkünde haber verdiyse, mesela Sırat Köprüsü, Havz-ı Kevser ve Mîzan gibi kıyametin olayları hak ve gerçektir=olacaktır.

 74-75-Peygamberimiz, kıyametin dehşetini, zorluğunu ve Havz-ı Kevser’in etrafındaki kîzan ve taslarından, Mü’minlerin havzı kevserden içmelerinden, kabirdeki hayattan, kabrin lezzetlenilecek nimet yahud elemlerinden haber vermiştir. Bunların hepsi hak ve gerçektir.

 76-77-Günahlardan dolayı azablandırılmak, Allah’ın adaletindendir. Böylece sevab vermesi de, hâlis fazl-ı kereminden ve ihsanındandır. Yaratıcı’ya, ne sevab vermek ne de azablandırmak vacibdir. Nasıl taatimizin ivazı O’na vacib olur ki, O’nun bize vermiş olduğu vakit nimeti, O’na yapacağımız bütün şükürlerden daha fazladır.

 78-Aklen küfrün afuvu mümkündür. Lâkin şeraitin nassları, kafirlerin ebedî olarak ateşte kalmaları hakkında açık hüküm etmiştir.

 79-“Takva sahibleri olan Mü’minlere cennet hazırlanmıştır”(Âl-i İmrân 133, El-Hadîd 21)

      Şeraitin bu açık hükmü ve Âdem Peygamber’in de cennette bir mikdar durduktan sonra ondan çıkması, şu anda cennetin var olduğuna delildir.

 80-Cennet ve nimetleri daimîdir ve ebedîdir. Onda, yemek ve içmek gibi nimetlerin fenâsı yoktur.

 81-Hased edip Ehli Sünnete buğzeden ehli i’tizâle rağmen, Ehli Sünnetin ittifakıyla tevbesiz ölen günahkâr Mü’minler için afuv umulur. Çünkü

 82-Şer’i şerif’te beyan olduğu üzere tevbe ile afuv olunmayan hiçbir günah yoktur. Mü’minlerin hakkındaki mağfiret ayetleri, tevbe ile kayıdlanmamıştır.

83-Bazı vakitlerde bazı kimselere, umumu ifade etmeyen şeye, şefaat hadisleri tahsis olunmaktadır.

84- RAsullere hatta bütün hayrlılara, Allah’ın nezdinde âsî  Mü’minler hakkında şefaat etmek vardır.

 85-Diri ölülere duanın tesiri, bereket ve faydası vardır. Birçok yerlerde, zamanlarda, duaların faydası müşahede edilmiştir.

 86-Ameller, imana dahil bir cüz değildir. Zira iman, tasdik ve iz’andan başkası değildir. Lâkin

 87-Putları yüceltmek gibi zünnarı bağlamayı da şer’i şerif küfre alâmet saymıştır.

 88-İman ve İslam birbirinden  ayrı değildir. Şer’i şerîf’te her birine mahsus hüküm yoktur.

 89-İmanda taklid eden kimse –taklid sebebiyle veyahud delil aramayı terk etmekle- günahkâr olsa dahi, imanından sevab kazanır.

90-İmam Hanefî’ye göre Hâlık Teâla’yı bilmemekte hiçbir akıl sahibine mazeret yoktur. Tabiî ki bu hüküm, düşünmeye vakit=imkan bulanadır.

 91-Kuldan teklifi düşürecek  hiçbir mertebe yoktur. Ancak teklif, çocuk ve delilerden düşer.

 92-Müctehid olarak da bazen insan, fetvasında hata eder. Hazreti Dâvud Peygamberi’in, oğlu Süleyman aleyhisselâm’ın fetvasına dönüşü gibi.(El-Enbiyâ’ sûresinin 78. ayetinin tefsirine bakınız.)

 93-İmanda şübhe etmek, hiç kimseye yakışmaz. Son nefeste kurtuluş olsa dahi hüküm budur. İmanda şübhe aslâ caiz olmaz.

94-95-İblis câni ve kafir olduğu halde hakkında lâneti terk eden kimseye azab yoktur. Elbette Yezîd, ondan daha fazla fitne fesadcılık etmedi; onun hakkındaki lânetten sükût et, lânetçi lâkabıyla kınanmaya rıza gösterme.

 96-Müslümanlara, imam tayin etmek, şer’an vacibdir. İmam, şerleri defetmek, zalimleri susturmak, mazlumun hakkını korumak, dînî merasimleri yerine getirmek için tayin edilir.(Bu vazife, bu zamanda ihmal olunmaktadır)

 97-Peygamberimiz’in işaretiyle, ilk imamımız Hazreti Ebû Bekr’dir. Radıyallâhu anh. Nitekim büyük ve küçük sahabîler, onu halife olarak tayin etmekte ittifak ettiler.

 98-99-Hazreti Ebû Bekr, Hazreti Ömer’in hilâfetini tavsiye etmekle açıkladı ve hüküm etti. Hazreti Ömer’den sonra, şûrâ rükünlerinden altı zattan beşi, altıncısına hilâfeti devrettiler. Büyük sahabîlerin huzurunda ona bîat ettiler.

 100-İşte o bîat edilen Hazreti Osman’dır. Sonra ashabın büyüklri, rızalarıyla Hazreti Ali’ye bîat ettiler. Şu halde

 101-Hazreti Ali hakkında açık hüküm yoktu. Bilakis ashab ictihad ettiler. Lâkin bununla beraber Hazreti Muaviye, Mervan gibi ictihadında hata etti. (Her nasıl olursa olsun müctehidin hatası, Allah tarafından afuv olduğu için)

 102-Rasûllullah aleyhissalâtu vesselâm’ın bütün ashabını hayr, iyilik ve güzellikle yâd et, hiçbirisini kınama.

 103- Ashabın hepsi, canlarını ve mallarını din uğrunda harcadılar. Şer’i şerîfe en üstün derecede, en üstün hayrla yardımcı oldular.

104-Ey Rabb’ Ebedî olarak onların sevgisini benden silme. Bu duama âmîn diyen her ehli iman, son nefeste imanının selbinden emin ola.

 105-Ve nisanda yağan yağmur, çimenlerin yüzünü yeşillendirdiği müddetçe, beni hayrla yâd edenin yüzü ak ve parlak olsun, ameli de makbul olsun.