• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası

Dini ve İlmi Araştırmalar Merkezi

Yazıların hepsi kitaplardan nakildir...
Fıkhi Konular
Üyelik Girişi
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam4
Toplam Ziyaret283
SÖZLÜK

İctihad

Ehli Sünnet velCemaatin ulemasının ittifakıyla, üçüncü asırdan sonra, müctehid-i mutlak yani ayet ve hadislerden hüküm çıkaracak bir müctehid kalmamıştır. Bundan dolayı, ictihad kapısı açık ise de müctehid yoktur.
Asrımız heva ve heveslerin hükümran olduğu bir çağ olduğundan, ictihada mani sebebler çoktur. Bununla beraber bazı Hanbeliler: Asır müceddid ve müctehidden hali kalmaz, demişlerdir. Fakat asıl öyle değildir. Onlarca da müctehid-i mutlak yoktur. Bu meselede Havarici, Mu'tezile, Batıni, Cebriyye ve Kaderiyyelerin sözlerine iltifat edilmez ve bakılmaz.

Halihazırda vasıtasız olarak, direk ayet ve hadisten hüküm almak, çok zordur, müşküldür. Zira ictihada kalkışan bir kimsenin, kendi zamanından itibaren asr-ı saadete kadar, kendilerinden hadisi nakledeceği kimselerin metodoji olarak hayatlarını bilmesi gerekir ki, bunlar adil şahidlerdir diyebilsin ve ona göre ictihad etsin. Engellerden sadece bu kafi gelir. Zira ictihad etmenin bir şartı da, kendilerinden hadis naklettiği kimselerin adil ve sadık olmalarını araştırmaktır.
Hadis imamları bu vazifeyi üstlenip hakkıyla ifa etmişlerdir. Eğer İmam Buhari, Müslim ve İmam Malik gibi zevattan hadisi nakleden kimse, hadisin sıhhatine veya zayıflığına hükmetse, kendi ictihadına mebni değil, onlara takliden hükmetmiş olur. Zaten Ehli Sünnet velCemaatin de vücubuna hükmettikleri taklid budur.

Hadis imamlarına taklid ettiğimiz takdirde, hadisin tashih, taz'if ve i'lalinde, hasılı cerh ve tadilde onlara taklid etmiş oluruz; ve bilvasıta hüccete tabi' olmuş oluruz. Bunsuz ne ittiba' ne taklid imkanı vardır. Bundan da, bid'atçilerin: "Biz hüccete tabi' oluruz, şahıslara değil" sözünün batıl olduğu anlaşılmıştır. Çünkü bugünkü araştırmacı alim ne kadar kuvvetli olursa olsun, bu taklidin çizgisi dışında araştırma imkanını bulamaz. Öyleyse böyle bir araştırmacı, müctehid değil, mukalliddir.

Dört imam gibi mutlak ictihad mertebesinde bulunan müctehidler hakkında bu güçlük yoktu. Onlardan her biri ictihadları için bir çok usul ve kaideleri icad etmişler ve talebelerine onu öğretmişlerdir. Talebeleri yani müctehid-i filmezheb tabakasında olanlar, kendi imamlarından işitmedikleri bir meseleyi, yine ayet hadisten, onun tayin ettiği esas ve kaidelerle izah etmişlerdir. Onların bu izahları, kendilerinin imamlarından ayrılmalarını gerektirmemektedir.

İmam Şa'rani'nin Mizan adlı eserinde ve İbnu Abdilberr ve daha başka alimlerin naklettikleri üzere, İmam-ı Azam'la birlikte diğer üç imam da: "Hadis sahih olduğu takdirde benim mezhebimdir, ona uyarsınız." demişlerdir. İşte bazı mezhepsizler, bunu kendilerine silah ederek, diyorlar ki: "İmamlar böyle dedikleri için, kendilerini taklid haramdır. Hadise uyulur, onları taklid edilmez." Bunların bu kıyasları dahi batıl ve fasiddir.
Nitekim İbnu Abidin Ukud-u Resm-il-Müfti adlı risalesinde diyor ki: "İmam, ashabına: "Hadis sahih olduğu takdirde ona uyun, ittiba edin" diye emredince, onların imamlarından işitmedikleri bir mesele hakkında hüküm , beyan etmeleri dahi, İmam'ın mezhebinden çıkmamaktadır. Çünkü onların izahları, imamlarının kendilerine esaslaştırmış olduğu kaidelere mebnidir. Nitekim Hanefi mezhebinde mutemed müellifler dahi bunu söylemişlerdir." İşte taklid dediğimiz budur.
Yine İbnu Abidin diyor ki: "Tabi ki bu iş, nazar ve istidlalde terakki eden, nasih
 ve mensuhunu birbirinden ayıran, zayıf ve kuvvetli delilleri tanıyan kimseler hakkındadır" Binaenaleyh bu güçte olanlar dahi, ehli taklid olur.

Hasılı kelam, müctehid-i mutlaktan sonra olan müctehidlerin, imamları tarafından mezun oldukları için örfe mebni zaman zaman tahric ettikleri hükümler dahi, mensub oldukları mezhepten çıkmamaktadır. Bunun için dört mezhep tabi'leri olan ulema, bazan: Şafi böyle dedi, Hanefi böyle dedi, Maliki böyle dedi... derler. Bunlar şunu demek isterler ki, hem delil hem mesele bizzat naklettikleri imamdan senedle tesbit edilmiştir.
Bazan da: Mezhebin muktezası; yahud: imam sağ olsaydı böyle derdi,, diye hükmederler. Bundan demek isterler ki: "Delil, usul ve kaideler, imama aiddir. Ancak bizzat kendisinden mesele naklolunmamıştır; meselenin hükmü bize aiddir." Bu takdirde ihtilaf ettikleri meseleler dahi, bizzat müctehid-i mutlak olan imamdan olur, kendilerinden değil. Ve böylece üçüncü asırdan itibaren bizim zamanımıza ulaşan ulemanın bütün nakilleri ve hükümleri taklid olur. Aslında mezhepsizler dahi bu çizgiden hareket etmektedirler. Ancak taklid kelimesinden nefret ederler.

Allame Mevlana Zafer Ahmed et-Tehanevi ve Şeyh Eşref Ali et-Tehanevi diyorlar ki:"Teftiş ve araştırmaya mebni, mutemed olan ulemanın ittifakıyla, üçüncü asırdan itibaren müctehid-i mutlak yahud müstakil müctehid; altıncı asırdan itibaren mutlak müctehid gelmemiştir."
Ekmel-ul-ulema özet olarak diyor ki:
"İctihad kapısı açıktır. Fakat şu zamanda o kapıya girmek için altı mani vardır:
1-Şiddetli kışın fırtınasında en ufak deliğin tıkanma mecburiyeti olduğu gibi, bid'atler, zulüm, heva ve hevesler, islamdan yabancı örf ve adetler hükümran olduğu bu çağda ictihad etmenın en ufak yollarını dahikapatmak gerekir. Çünkü bu çağda İslam'ın manevi köşkünde, ictihad namına bir delik açılırsa, din tahribcileri delikleri kapı yaparlar. Binaenaleyh bu zamanda ictihad, İslama büyük bir cinayettir.

2- Dini zaruretlerde ictihad olmaz. Çünkü bu, kat'i ve muayyendir. Aynı zamanda dini zaruretler, kuvvet ve gıda hükmündedir. İctihad kapısı açılırsa terke uğrar sarsılır. Bütün ehemmiyeti, gayreti, zarurat-ı diniyenin ikamesinde ve ihyasına sarf etmek lazım gelirken, bunu bırakıp heva ve heveslere uyarak yeni ictihadlar yapmak, bid'at ve hıyanet işidir. Selefin ictihadları bizim zamanımızdaki fikir ve hükümlere dar gelmemektedir. Onları zabtetmek, ictihad etmekten daha mühimdir  ........................................................................................................................


Mesela bir hükmün hikmeti ayrıdır, illeti ayrıdır. Hikmet ve maslahat ise, tercihe sebebdir; icada medar değildir. İllet ise, vücuduna medardır. Mesela seferde namaz kısalır, iki rek'at kılınır. Bu şer'i hükmün illeti seferdir. Hikmet ise meşakkattir. Sefer bulunsa ve hiç meşakkat olmazsa dahi, namaz kısalır. Çünkü illet mevcuddur. Fakat sefer bulunmazsa, yüz meşakkat bulunsa dahi, bundan dolayı namaz kısaltılmaz.... Şu zamanın nazarı ise, maslahat ve hikmeti illet yerine ikame edip ona göre hükmediyor. Elbette böyle bir ictihad, arazi olur yani beşeri olur, semavi yani şer'i olmaz......